Sünnet Kavramı

avatar
Takip Et!

Abdülkadir Karaman

1951 yılında doğdu. 1971 yılında girdiği A.Ü. Hukuk Fakültesini1975 yılında bitirdi. Aynı fakültede ticaret hukuku dalında yüksek lisans yaptı. Selçuklu-Osmanlı-Türkiye Cumhuriyetinde Fiyat Artışları ve Enfasyon master teziydi. 15 yıl avukatlık yapan yazar, yirmi yılını iş hayatında geçirmiş, madencilik, mermer, bilişim sektörlerinde şirketler kurmuş ve yönetmiştir. Şimdilerde İzmir Seferhisar'da organik tarım işletmesi sahibi olan Abdülkadir Karaman'ın 1995 te yayınlanan 'Üretmek Yasamaktır' isminde bir kitabı, yine 2014 yılında 4. baskısıyapılan 'Alevi Sünni Kimliğinin Oluşumu' isimli ikinci kitabı bulunmaktadır.
avatar
Takip Et!

Latest posts by Abdülkadir Karaman (see all)

SÜNNET KAVRAMI

     Bazı kavramları tam anlamamız ve kavramamız için birbirimizin tavsiyelerine ihtiyacımız olduğunu düşündüğümden bu konuyu tekrar yazmak gereğini hissettim. Bizler kendilerini mümin olarak tarif eden insanlar olarak, tıpkı Asr Suresi’nde emredildiği gibi; hüsrandan yani ziyandan kurtulacak olanların en önemli niteliklerinden birinin de ‘birbirlerine hakkı tavsiye edenler’ olduğuna iman ederiz. Bu sebeble bildiğimiz ve ilmimiz kadarıyla hakkı tavsiye etmeyi, Rabbimizin bir emri olarak görmeli, birbirimizi kırmamak veya incitmemek adına gerçekleri saklamamalıyız. Ancak bu tavsiyeyi yaparken mutlak doğruların, bizim dediklerimiz olduğunu iddia etmiyoruz. Bildiğimiz ve ilmimiz kadar doğrularımız diyebiliriz. Bu söylediklerimiz ve yazdıklarımızın kendi zanni düşüncelerimiz zannedilmemesi için Kuran’dan delilleriyle yazmaya çalışıyorum. Elimizde Kuran gibi bir furkan (ayırdedici, mihenk taşı, doğruyu yanlıştan ayırıcı) olduğu müddetçe doğru yol arayışımız ömür boyu devam etmelidir. İlmin ve bilginin bizim için sonu yoktur. Bu sebeble bizlere atalarımızdan miras bilgileri olduğu gibi kabul etmek ve onları taklid (taklidi iman)yerine aktarılanların ve yazılanların kaynakları ve dayanaklarını araştırarak (tahkiki iman) aklımızı ve tefekkürümüzü kullanarak, Kurani gerçekleri, yani hakkı ortaya koymayı tercih etmeliyiz. Bu ilkeleri kabul ettiğimizde, birbirlerimize hakkı tavsiye etmenin bir görev olduğunda da şüphe yoktur.
Resul’un Sünneti’nin hadislere eşitlenmesinin doğruluğunu ve yanlışlığını sonraki yazılarımıza bırakarak öncelikle sünnet tarifleri üzerinde durmak gerekir. Öncelikle bir konuyu anlamak ve tartışmak için tariflerden başlamak gerekir diye düşünüyorum.Bu sebeble önce ‘sünnet nedir?’ sorusuna doğru cevap vermemiz gerekir. Bu tarifi yapmaya çalışırken Kuran’ın metodunu kullanarak önce bu konudaki atalarımızdan bize anlatılanları ortaya koyup, tahkiki bir anlayışla Kurani tarifler yapmaya çalışacağız. Çünkü bize bugün İslami bilgi olarak miras kalan bigi birikimi, büyük ölçüde Selçuklu Nizamiye medreselerinde ki ve onu takip eden Osmanlı medreselerinde ki müfredat ve tedrisata dayanır. Bu bilgi birikimini toptan kabul ve reddin yanlış olduğu kanaatindeyiz. O halde bu günde dini tedrisatın temeli olan bu bilgi birikimini tahkik etmeye çalışalım.

     Klasik selefi görüşte sünnet; ‘Peygamber efendimizin, söylediği (kavlî sünnet), işlediği (fiilî sünnet), yanında yapılınca görüp de itiraz etmediği (takrirî sünnet) şeylerdir. Bunların sözle, yazıyla tespitine hadis denir. Hadisler derlenmişler’ Üç aşağı beş yukarı bütün klasik görüşler bu tarife dayanır. Biz öncelikle sünnetin Kurandaki kullanımına bakalım: Kuranda yer alan sünnet kavramı Allahın değişmez kuralları, kanunları anlamında kullanılmıştır. Sünnetün (17-77), sünnetullah (33-38, 62; 35-43, 40-85, 48-23), ve sünneti evvelin (8-38) şeklinde kullanılmıştır.
Bazı ayetlerde kullanımı da şöyledir: Okunuşu: Sunnetellahi fillezine halev min kabl, ve len tecide li sunnetillahi tebdila. ‘Allah’ın bundan önce geçenler hakkında kanunudur bu. Allah’ın kanununu değiştirmeye asla çare bulamazsın. Ahzab 62.’
Fatır 43. :Okunuşu: İstikbaran fil erdi ve mekras seyyi’, ve la yehikul mekrus seyyiu illa bi ehlih, fe hel yenzurune illa sunnetel evvelin, fe len tecide lisunnetillahi tebdila, ve len tecide li sunnetillahi tahvila.
‘Bu, yeryüzünde bir büyüklük taslamak ve suikast düzenlemek istediklerindendir. Oysa kötü tuzak, yalnızca sahibinin başına geçer. O halde öncekilerin kanunundan başka ne gözetirler?! Sen Allah’ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın, Allah’ın kanununda asla bir sapma da bulamazsın! ‘

     Kuranda ‘Resulun Sünneti’ ifadesi bulunmaz.Sadece Allahın sünneti kavramı vardır. Resulun sünneti sonradan geliştirilen bir kavramdır. Bu sebeble Resulullahın kanunları anlamında kullanılamaz, ancak Resulun tavrı, tarzı, metodu anlamında kullanabiliriz. Bu ilkeyi gözönünde tutarak, Resulun sünneti anlamını Ahzab 21. de ki ayetin anlamından çıkarabiliriz. Burada kullanılan ‘usvetun hasenetul’ (güzel bir örnek) tabirinden çıkarabiliriz. Ahzab 21:Okunuşu:Le kad kane lekum fi rasulillahi usvetun hasenetul li men kane yercullahe vel yevmel ahira ve zekerallahe kesira. ‘Yemin ederim ki, muhakkak ki size, Allah’a ve son güne ümit besleyip de Allah’ı çokça ananlar için Allah’ın Resulünde pek güzel bir örnek vardır! ‘

     O halde sünnet tarifini bu ayet üzerinden yapmaya çalışmak gerekir. Allahın Resulunde güzel bir örnek vardır ifadesinden örnekliğin resul elçi olma durumuna bağlandığını düşünebiliriz. Yine bu ayetten sünnetle Allah ve onun elçisi arasındaki irtibatı da çıkarabiliriz. Yani Resulun örnekliği, Allahın elçisi olmakla irtibatlandırılmıştır. Resul, elçi demek olduğundan, peygamberimizin Allah’ın emir, kanun ve ilkelerinin tebliğinde ve uygulanmasında örnek olduğunu ifade eder. Sünnet, bu sebeble insan Muhammed’in değil, Allahın elçisi olan Muhammed’in Kuran’ın uygulanmasında ki örnekliğidir. O zaman sünneti; ‘Resulullah’ın Kuran’ı hayata tatbikidir’ diye tarif edebiliriz. Hz. Ayşe’nin dediği gibi O’nun yürüyen (yaşayan) Kuran olması, onun bize örnekliğidir. Yine onun resul yani elçi olması da her sünnetin arkasında Kuran’ın yani Allah’ın emri olduğunu gösterir. Çünkü elçinin söyledikleri ve yaptıkları kendi fikri ve emirleri değil onu elçi gönderenin emirleridir (Allahın Emirleri). Buradan şunu da söylememiz gerekir: Bir şey Allahın emri değilse, Kuran’da yer almıyorsa o fiil ve söz sünnet olamaz, bunlar insan Muhammed’in insan olarak ve içinde bulunduğu toplumun gelenek ve görenekleriyle ilgili olarak söyledikleri ve yaptıklarıdır. Mesela; Peygamberimizin balı veya kabağı sevmesi, çarşı pazarda gezmesi, yemek yemesi, deveye binmesi, entari giymesi, başına güneşten korunmak için bir şey bağlaması, yaralandıklarında dağlama yaparak kanı durdurmaları, savaşlarda ok yay ve mızrak kullanması vb. Bunlar insan ve içinde bulunduğu toplumun bir bireyi olarak müslüman olsun olmasın her arabın yaptığı işlerdi.Ancak arkasında bir Kuran emri olduğu için: Haram olan kanı, domuzu, leşi yememesi, yemeğin helalini yemesi, erkek tesettürüne uygun giyinmesi, savaşta düşman için güç (besili atlar da ifade edilen) hazırlaması, arkadaşlarına yumuşak kibar ve merhametli davranması, kadınları koruması, nimetlerin şükrünü kendi cinsinden yapması, yoksula ve yetime cömert davranması sünnettir.

     Eğer sünneti sadece: ‘Peygamber efendimizin, söylediği (kavlî sünnet), işlediği (fiilî sünnet), yanında yapılınca görüp de itiraz etmediği (takrirî sünnet) şeylerdir.’ diye tarif edersek, sünnetle Kuranın irtibatını koparır, peygamberimizin yaptığı her şeyi sünnet kapsamı içine sokarız. Böyle bir tarifle, deveye binmek, entari giymek, savaşta ok yay kullanmak, yaraları dağlamayla kapatmak, çok evlilik yapmak (evlilik, sünnet olduğu halde çok evlilik emir değil ruhsat olduğu için sünnet sayılmaz.) bal veya kabak yemek sünnet haline gelir. Kuranın emretmediği bu fililer peygamberimizin insani ve zamanın gelenek ve bilgisiyle yaptığı işlerdir. Bunların örnek alınması dinin bir emri değil, insani ve örfçe bir tercihtir. Yaraya dağlama yerine, bugün ameliyat iplikleriyle hijyenik bir şekilde yaraların dikilmesi, tibbi bir uygulamadır. Yarın dikiş yerine belki bir spreyle yaralar tedavi edilecektir. Bilemeyiz ama bildiğimiz bunun sünnet değil o günkü toplumun uyguladığı tıbbi bir bilgi olduğudur. Peygamberimiz de o toplum içinde yaşadığından aynı gelenek ve görenekleri uygulamıştır. O dönemde kafirler de deveye biniyor, hurma yiyor, entari giyiyor, yaraları dağlıyorlardı. Kafirlere sünneti uyguluyor diyebilir miyiz ?

     Yine bu klasik sünnet kavramında tehlikeli bir tarif daha vardır: O da ‘yanında yapılıp ta veya söylenip te itiraz etmediği şeyler’ diye tarif edilen çevresinin yaptıkları ve söyledikleri de sünnet kavramı içine almaktır. Şöyle bir örnek verelim: Peygamberimiz Hz. Ayşe’ye atılan iftira üzerine 40 güne yakın bir şey söylememiş, Allah’tan vahiy gelmesini beklemiştir. Hatta Hz. Ayşe’yi evine göndermiş etrafına Hz.Ayşe hakkında ki düşüncelerini sormuştur. Haşa böylece Peygamber iftirayı kabul mu etmiş oldu! Tabii ki hayır. O sadece bu konuda Allahtan bir vahiy bekledi, başka birçok olayda olduğu gibi. Bu sebeble peygamberden etrafını her an inceleyip, sürekli vahyi beklemeden her şeyi tenkid etmesini beklemek yanlıştır.

     Özetle tekrar edersek Resul’un sünneti: ‘Resulullah’ın Kuran’ı hayata tatbikidir’ yani Kuran’ın hayata geçirilmesindeki örnek uygulamalarıdır.

SÜNNETİN KAYNAK(LAR)I

     Resulullah’ın sünnetinin: Allahın elçisinin yolu, metodu, ‘Resulullah’ın Kuran’ı hayata tatbik’ tarzı olduğunu söyledikten sonra sünnetin kaynaklarını inceleyebiliriz.

     Resule itaati emreden ayetlerde de ‘Allahın elçisine itaat edin’ (Nisa 59.) denir. Burada vurgulanan husus; nebi Muhammed’in elçi oluşudur. Elçi, kendisini gönderenin talimatlarını ilkelerini emirlerini bildiren görevlidir. Elçi bu talimatları değiştiremez, kendi heva ve hevesinden içine bir şey katamaz. (Hakka 40-47.) O halde Allahın Elçisinin örnekliği’nden (Ahzab 21.) onun kendisini gönderen veya görevlendiren Yaratıcı’nın talimatlarını ilkelerini ve emirlerini bireysel ve toplumsal olarak hayata geçirme ve uygulama çabalarının yolu, metodu ve tarzı olduğunu çıkarabiliriz. Resulullahın vahiyle aldığı emirleri bir yandan tebliğ ederken bir taraftan da hem kendisi fert olarak uyguluyor, hem de müminlere ve toplumsal hayata tatbik ediyordu. İşte vahiyle verilen emirler, Allah’ın Elçisinin vahyi hayata geçirme, uygulama şekli, yolu, metodu ve tarzıyla ete kemiğe bürünüyor, yaşayan Kuran haline geliyordu. Resulullah kendi heva ve hevesini değil Kuran’ın emirlerini, hayata kendi tarzı ve yoluyla (sünneti) geçiriyordu. Bu sebeblerle sünnetin, Kuran’ın tatbiki yani uygulaması olduğu gerçeğiyle düşündüğünüzde de ‘en önemli kaynağının Kuran’ olduğunu da söyleyebiliriz.

     Allahın Elçisinin sünneti’nin bizlerin tarafından bilinmesi, onun Kuran’ı uygulamasının yolunun metodunun ve tarzının bize kadar intikalini, naklini ve rivayetini de gerektirir. Kuran, Allah’ın korumasında bizlere kadar orijinal haliyle gelmiştir. Sünnetin asıl kaynağı olan Kuran Resulullah’ın sağlığında bizzat onun huzurunda vahiy katipleri eliyle yazıya geçirilerek değişmeden bizlere intikal etmiştir. Bugün elimizde bulunan, Kuran dışındaki vahiy kitapları ise peygamberlerin sağlığında onların gözetiminde yazıya geçirilmediğinden tahrife uğramışlardır. Tevrat ve İncil bu sebeblerle bizim hadis kitaplarına benzer, Hz. Musa ve Hz. İsa’nın ölümlerinden sonra yazılmış, içlerinde Hz. Musanın ölümü ve ondan sonra meydana gelen olaylar yazılı olduğu gibi İncil’de de Hz. İsa’nın çarmıha gerilmesi ve ondan sonra olanlar anlatılır. Kuran, bu yönüyle insanlığın elinde olan tek orjinal vahiy kitabıdır.

     Ancak, Kuran ayetlerinin peygamberimiz eliyle uygulanma şekli ve tarihi bilgiler hadisler dediğimiz tarihi kaynaklar tarafından da günümüze taşınmıştır. Hadisler, peygamberimizin söylediği iddia edilen söz ve yaptığı tatbikatları, bize nakletmek amacıyla hadisçiler denen alimler tarafından derlenen rivayetlerdir. Resulullah kendi yaşadığı sürece Kuran dışındaki sözlerinin birkaç özel istisna dışında yazılmasına izin vermemiştir. Yine sırasıyla halifeler döneminde Hz.Ebubekir, Hz.Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali döneminde hadislerin yazılmasına izin verilmemiştir. Hatta Hz. Ömer, sözle dahi hadis nakleden bazı sahabileri uyarmıştır. Bu sebeble hadisler, Hicri 70. yıldan sonra sözlü olarak ravilerden toplanıp yazılı olarak tesbit edilmeye çalışılmıştır. Ancak yazılı hadis derlemelerin çoğu ise Hicri 159 yılından sonra, Emevi Halifesi Ömer bin Abdülaziz emriyle başlatılmıştır. Bu konuda Diyanet İşleri Başkanlığı’nın sitesinden aldığım bilgileri aşağıda özetliyorum: (Hadis yazmayı yasaklayan en meşhur hadîs, Ebü Said el-Hudrî tarafından rivayet edilmiştir. Bu hadîsinde Hazreti Peygamber şöyle buyurmuştur:
“Benden (bir şey) yazmayınız. Kim benden Kur’ândan başka bir şey yazdı ise onu imha etsin. Benden rivayet ediniz, bir beis yoktur. Kim benim üzerime kasden yalan söylerse cehennemdeki yerine hazırlansın” Yine Ebû Sa’îd el-Hudrî’den rivayet edilen bir haberden öğrenildiğine göre, bu şahabı “hadîs yazmak için Hazreti Peygamberden izin istemiş, fakat o, bu izin vermekten çekinmiştir” (Müslim)
Hazreti Peygamberin, hadîslerin yazılmasını iyi karşılamadığım gösteren bir başka haber, Ebu Hureyre’den rivayet edilmiştir: “Biz hadîs yazarken Hazreti Peygamber yanımıza geldi ve: Yazdığınız şey nedir? dedi. Senden işittiğimiz hadîsler, dedik. Hazreti Peygamber: Allah’ın Kitabından başka kitap mı istiyorsunuz ? Sizden evvelki milletler Allah’ın Kitabı yanında başka kitaplar yazdıkları için dalâlete düştüler”  dedi. Kitabetle ilgili bu türlü yasak haberlerinin sahabe arasında yayılmasından sonra, hadîs yazmak isteyen bazı sahabîler, arkadaşları tarafından durdurulmuş ve onlara Hazreti Peygamberin hadîs yazmağa izin vermediği hatırlatılmıştır. Zeyd Ibn Sâbit’in, bu yasağı hatırlatarak Mu’âviye’yi hadîs yazmaktan menetmesi, aynı konuda rivayet edilmiş çeşitli haberlerden bir örnek teşkil eder.

(Dipnot: Prof. Dr. Talât Koçyiğit, HADİS TARİHİ, Türkiye, Diyanet Vakfı Yayınları: 26-27)

     Bu rivayetlerden çıkarılan husus; genellikle nebi’nin sözlerinin Kuranla karışmaması için hadis yazımını yasakladığıdır. Aslında tefekkür edilmesi gereken husus Kuranla karışmasını neden istemediğidir. Resulullah Allahın kitabı yanında hüküm çıkarılacak başka bir kitap istememiştir. Hatta bunu delalet olarak adlandırmıştır. Yukarıda bahsedildiği gibi hadisleri yazarak kaydeden sahabeleri, Resulullah ikaz etmiş, hadis kitabı oluşturarak, ayrı bir hüküm kaynağı icad edilmesinin tehlikelerine dikkat çekmiştir. Ebu Hureyre’nın rivayetinde: ‘Hazreti Peygamber: Allah’ın Kitabından başka kitap mı istiyorsunuz ? Sizden evvelki milletler Allah’ın Kitabı yanında başka kitaplar yazdıkları için dalâlete düştüler, dedi’ diyerek bu endişesini dile getirmiştir. Bu günde tam yapılan budur: Bazıları Kuran’ın yanında ona aykırı olarak hadislerden ayrı bir fıkıh, ayrı bir mezheb ortaya koymaya çalışıyorlar. Maide Suresinin 44., 45., 47., 48. ayetlerinde tekrarlanan şekilde ‘Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler, kâfirlerin, (fasıkların, zalimlerin) ta kendileridir.’ denilerek hüküm çıkarma ve hükmetmekte asıl kaynağın Allah’ın indirdiği kitap olan Kuran olduğu, defaaten bildirilmiştir. Ancak yine yukarıda hadis yazımının yasaklanmasıyla ilgili rivayetlerde dikkati çeken bir husus ‘yazılı olmamak kaydıyla’ peygamberin ‘Benden rivayet ediniz, bir beis yoktur’ demesidir. Hadislerin yazılı bir kitap (hüküm çıkarılacak ayrı bir kaynak) haline gelmesini istemeyen peygamber, hadislerinin rivayet edilmesinde: Nebi şunu yaptı, şunu söyledi diyerek rivayet edilmesine itiraz etmemiştir. İşte bu rivayetler sahih olmak kaydıyla bugün siyerin (peygamberimizin hayatının ve mücadelesinin tarihi), islam tarihinin, Kuran ayetlerinin iniş sebeblerinin ve sünnetin anlaşılmasında asıl kaynak olan Kuran’ın yanında (asla karşısında değil) Kuran’ın anlaşılması ve uygulanmasında yararlanılacak bir ilim olmuştur.

     Kütubü sitte olarak bilinen en meşhur hadis kitaplarından ilk yazılanı Muvatta Hicri 159. yılında derlenmiştir. Sorun da buradan çıkmıştır. Hadis rivayetleri 150 yıl boyunca sözlü olarak nesilden nesile nakledilmiş, araya birkaç nesil girmiştir. Ayrıca hadisleri nakledenlerin insan olması, anlama kavrama ve nakletme yönünden bu bilgilerin zanni oluşunu ortaya koyar. Bu durum, hadislerin mutlak doğruluğu iddialarını engeller. Hadis alimleri genelde ravilerin şahısları üzerine odaklanarak sahihlik (yani gerçeklik ve doğruluk araştırması) yapmışlardır. Rivayetlerde yüzbinlerce hadis arasından birkaç bin adedinin seçildiği bizzat hadis müellifleri tarafından belirtilmiştir. Bu sebeble hadisleri; peygamberimizin söylediği iddia edilen sözler olarak değerlendirmek gerekir. Resulullah’ın yüzbin kadar sahabe huzurunda yaptığı veda hutbesinin naklinde üç çeşit rivayet ortaya atılmıştır. Bu kadar büyük sayıda şahidin bulunduğu bir hutbenin rivayetinde; bir gurup Resulullahın emanetinin Kuran olduğunu, diğer gurup Kuran ve Sünnet olduğunu, şii kaynaklar ise Kuran ve ehli beyt olduğunu iddia etmiştir.

     Bu konuda her ne kadar yıllarca büyük çalışmalar yapıldıysa da tartışmalar günümüze kadar devam etmiş, sırf bu sebeble onlarca mezhep doğmuştur. Amacımız tekrar bu tartışmaları başlatmak değildir. Sadece bir durum tesbiti yapıyoruz. Sünneti, siyeri, Kuran ayetlerinin iniş sebeblerini, İslam tarihini öğrenmek için elimizde bu malzeme vardır. Bu tarihi malzeme ne bir çırpıda reddedilecek, ne de toptan hepsini doğru kabul edip, kutsallaştırılacak bir bilgi değildir. Hadisler, peygamberimizin söylediği ve yaptığı iddia edilen raviler zinciriyle h.150 li yıllara kadar sözlü, h.150 den itibaren yazılı olarak rivayet edilen tarihi bilgilerdir. Her tarihi ve zanni malzeme gibi mutlak bilgi kaynağı sayılamaz. O halde hadislerden mutlak bilgi olan, furkan (Furkan 1.) olan (doğruyu yanlıştan ayıran) Kuran’ın süzgecinden geçirilerek istifade edilmelidir. Hadislerin sıhhati, sadece ravi denetimiyle değil, anlam amaç ve sıhhat denetimiyle yani Kuran’la yapılmalıdır.

     Sonuç olarak sünnet, Kuran’ın hayata geçirilmesi, uygulanması olduğundan, sünnetin asıl ve ana kaynağı Kuran’dır. Sahih hadislerden de Kuran’a aykırı olmamak şartıyla sünneti anlayabilmek için istifade edilmelidir.

Sevebilirsin...

  • mustafa

    elinize sağlık hocam, açıklayıcı bir yazı olmuş.