Paketlenmiş Ümmet Algısı

avatar

Ruveyda Mintaş Çakar

1984 Manisa doğumludur. 2001'de Turgutlu İmam Hatip Lisesinden, 2006 yılında ise Çukurova İlahiyat Fakültesi D.K.A.B. bölümünden mezun oldu. Halen Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde Tefsir A.B.D. yüksek lisans öğrencisi ve aynı zamanda Bornova'da bir Anadolu Lisesinde Din Kültürü ve A.B öğretmeni olarak görev yapmaktadır. Evli bir çocukludur.
avatar

Latest posts by Ruveyda Mintaş Çakar (see all)

Ümmet kelimesi, zamansal ve mekânsal; düşünsel ve eylemsel birliktelikte faal olmanın yanı sıra peşinden gelenlere de baş olan topluluk anlamına gelir. Bu sosyolojik kavramın, etimolojik olarak ‘ana’ anlamına gelen “ümm” kökünden türediğini göz önünde bulundurduğumuzda; bir şeyin varlığı, eğitimi, ıslahı, başlangıcı için asıl olan her şey anlamında, bu kelimeye ‘ana’ denmesi manidardır.
Kuran-ı Kerim’ e göre ümmet kelimesi geleneksel ümmet algısından çok daha farklı anlamlara gelmektedir. Bazen bir araya gelen hayvan ve insan toplulukları için bazen bir araya getiren zaman ve inanç kavramları için ümmet kelimesi kullanılmıştır.

Ümmet olmak, evrende yaratılmış varlıklara Rabbi tarafından konmuş ilahi bir yasadır. “İki kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki sizin gibi birer ümmet olmasınlar.” (1) Bu sosyolojik yasa ile, insan dahil olmak üzere alemdeki her şey kendisini kombine eden bir çok özellikle yaratılmış ve bu farklılıklar çok çeşitli topluluklar meydana getirmiştir.

Allah hiçbir varlığı başkasından bağımsız tek başına yaratmamıştır. Alemde eşyanın bir şeye bağlı olması, kulun kendi kendine yetemeyecek kadar aciz olduğunu, Rabbin ise kuluna karşı rahmetiyle muamele ettiğini gösterir.

Her ümmetin müntesiplerini birbirine bağlayan, akabinde de farklı olanı diğerinden ayıran ideolojisi vardır. Ümmetlerin varlığı için her birinin kendi iradeleriyle seçtiği başat unsurların farklı oluşu bir imtihan örneğidir. Etkileşime geçtiğimiz onca farklı toplulukların içinde doğruyu yanlıştan ayırabilmemiz için irademizin sınanması Allah’ın ümmet yasasının sonuçlarındandır.

“Eğer Allah dileseydi onları tek bir ümmet yapardı; bununla birlikte O (kavuşturulmayı) dileyeni rahmetine kavuşturur, hâlbuki (Hesap Günü) zalimler ne kendilerini koruyacak bir kimse, ne de bir yardımcı bulamayacaklardır. Yoksa onlar, Allah’tan başka koruyucular edinebileceklerini mi sanıyorlar? Hayır, yalnız Allah’tır (bütün varlıkların) koruyucusu; çünkü yalnız O’dur ölüye can veren ve yalnız O’dur her şeye kadir olan. Öyleyse (Ey Mü’minler biliniz ki,) ayrılığa düştüğünüz her konuda hüküm Allah’a aittir. (De ki:) “İşte Allah! Benim Rabbim budur. O’na dayanıp güvendim ve her zaman O’na yönelirim!” (2)

Allah insanı yeryüzünü ıslah edecek halife olarak yaratmıştır. Göndermiş olduğu ayetlerle insanın yaratılış amacına uygun bir hayat tarzı belirlemiş ve fıtrat formatına uygun bu kuralların başka insanlara da ulaştırılmasını emretmiştir. Bu ilahi kuralları benimseyip yaşam tarzına dönüştürenleri birbirine karşı sorumlu tutup kardeş ilan etmiştir. Bununla birlikte müminlere, ilahi emirlerle örülü yaşamlarına müdahale etmeyen farklı inançlara sahip olanlara karşı adalet ve merhamet ile hükmetmeyi emretmiştir. Böylelikle Allah aynı zaman ve mekânda, salt bir arada bulunma üzerine kurgulanan vasıfsız bir ümmet anlayışını reddedip, iyilikte aktif olan hayatıyla inancını kanıtlayan, farklı inançlara da yaşam hakkı tanıyan adil ve dengeli bir ümmet algısı ortaya koymuştur.

Allah pratikte(şeriat) düşünce farklılıklarına karşı çıkmamakla birlikte inanç konusunda müminlerden yekpare olmalarını emretmektedir. Kuran-ı Kerim’de iman ve inkar eden toplumlar için ümmet kelimesi kullanıldığı gibi iki grubu içine alan ana topluma da ümmet denmiştir. İdeal ümmetin; kalabalıkların esas alınıp belirleyici unsurunun “üstün millet” olduğu anlayışının aksine, bu ümmeti oluşturan unsurların imanetmek, ıslah edici iyiliklerde bulunmak, kulluğu yalnızca Allah’a has kılmak, hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılmak ve kendinden olmayana özgürce yaşam hakkı tanımak gibi insani(fıtri) eylemlerden müteşekkil olduğu bilinmektedir.

“Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı tutunun ve birbirinizden kopmayın. Ve Allah’ın size verdiği nimetleri hatırlayın: Siz birbirinize düşman iken kalplerinizi nasıl uzlaştırdı da O’nun lütfu ile kardeş oldunuz ve ateşli bir uçurumun kenarında (iken) sizi ondan (nasıl) korudu. Bu şekilde Allah mesajlarını size açıklar ki hidayet bulasınız, sizden hayra davet eden, iyiliği emredip, kötülükten uzaklaştıran bir ümmet oluşsun. İşte kurtuluşa erenler onlardır.” (3)

Bu ayetlerde, Allah katında makbul olan ümmetin mekânsal ve zamansal birliktelikten öte inanç birlikteliği ile oluştuğu, bunun sağlanması için de müminlerin aynı kaynaktan beslenmesi, zulme ve adaletsizliğe hep birlikte karşı çıkması, menfi toplumlardan etkilenmemek için sürekli Salihlerle birlikte olması gerektiği vurgulanmış, iman gücünün korunması ve artması adına kardeşlik duygusuyla tek vücut halinde ortak düşünce, söylem ve eylem içinde olması emredilmiştir.

Müslüman olduğunu iddia eden her topluluk ümmet değildir. Yani sadece, inanıyorum diyen insanlardan bir ümmet ortaya çıkmaz. Kuran’da Allah’ın dengeli olmaya davet ettiği makbul ümmetin muhataplarının, adalet timsali, yaşantılarıyla imanlarının şahidi olan, iyiliğe yönlendirip kötülükten sakındıran ve dünya- ahiret dengesini vahiy mizanı ile ölçen topluma imam olmuş sahabeler olduğunu unutmayalım.
Ümmet olmak, harekete geçmektir. Allah’a karşı sorumluluktan başka dünyevi hiçbir çıkar üzerine kurulmayan iman kardeşliği ise harekete geçirecek olan tek enerjidir. Bunun aksi tefrikadır, sonucu da bireysel yalnızlaşma, toplumsal çöküştür.

“Allah’a ve Resûlü’ne itaat edin ve çekişip birbirinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider. Sabredin. Şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir.” (4)

Bir toplumda aynı inancı benimseyen insanlar tevhid ve adalet noktasında birleşememiş ise; birinin adaleti diğerine zulüm, diğerinin savaşı öbürüne barış, birinin kurtuluşu ötekine mahkumiyet, ötekinin özgürlüğü diğerine esaret ise o toplum içi boş bir ümmet algısından öteye gidememiş demektir.
Aynı toplumda farklı inanç ve ideolojiye sahip bir insan, bırakın mescidin bir köşesinde kendisine ibadeti için yer göstermeyi, düşman bellenip tekfir ediliyorsa, din tekele alınıp haşa ilahlık makamından konuşur gibi Allah’ın hükümlerine sınırlar belirleniyor ve bunun dışında kalanlar aforoz ediliyorsa bu toplumdan dengeli bir ümmet ortaya çıkmayacaktır.Dünyevi menfaatler üzerine kurulan ortaklıkların adalete mezar olduğu toplumda, inancından bihaber yada haberli fakat değerlerine düşman yaşayan sözde imanlı insan yığınlarıyla ümmet olmak hayal kurmaktan öte gidememektir.

Kitle psikolojisini harekete geçirmenin en güzel yolu sorumlulukla birlikte aidiyet belirleyip topluma hedef göstermektir. Allah bunun yolunu Kuran’da bizlere bildirmiştir. Hedef belirleyici Allah olunca kalplere yerleştirdiği iman oku asla sapmayacaktır. Çünkü o hükmedenlerin en isabetlisidir.
Hiçbir zaman ve mekanda hazır iman olmadığı gibi hazır ümmet de olmamıştır. Müminler her çağda birlikteliklerini Allah’a olan sadakatleri, kardeşlerine olan sorumlulukları oranında devam ettirebilmiştir. İslam düşmanı olan Ebu Leheb öncülüğünü yaptığı davasında menfaatlerine kadar ilerleyebilmiştir. Çıkarları çakıştığı anda kendisini geri çekip güya dava kardeşini yerine kullanmıştır. İslamda ise hiçbir müminin hiçbir müminle çıkarları çatışamaz. Çünkü davaları tektir ve belirleyicisi de Allah’tır.

Şimdilerde, toplumun malzemesi ortadaymış ve paketlenmiş halde ümmet olmayı bekliyormuş hazırcılığıyla ümmet nidaları atmayı bırakmanın, hayallerimize hapsettiğimiz ümmeti yaşadığımız ana ve zamana doğurmanın zamanı çoktan geldi.

Ümmeti vazifeye çağırmadan önce ümmet vasıflarını kendimizde taşımalıyız. Toplum inşa etmek istiyorsak önce şahsiyetli bireyler yetiştirmeliyiz.

“Bir toplum kendilerindeki özellikleri değiştirinceye kadar Allah, onlarda bulunanı değiştirmez.” (5)

1- En’am Sur, 6/38
2- Şura Sur, 42/ 8
3- Al-i İmran Sur, 3/103-104
4- Enfal Sur, 8/46
5- Rad Sur, 13/11

Sevebilirsin...