Fıtrat-Âdab-Haklar

avatar

Ruveyda Mintaş Çakar

1984 Manisa doğumludur. 2001'de Turgutlu İmam Hatip Lisesinden, 2006 yılında ise Çukurova İlahiyat Fakültesi D.K.A.B. bölümünden mezun oldu. Halen Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde Tefsir A.B.D. yüksek lisans öğrencisi ve aynı zamanda Bornova'da bir Anadolu Lisesinde Din Kültürü ve A.B öğretmeni olarak görev yapmaktadır. Evli bir çocukludur.
avatar

Latest posts by Ruveyda Mintaş Çakar (see all)

Allah insanın fıtratına iyiliği nakşetmiştir yani insan, iyilik yapma ve kötülükten sakınma üzerine yaratılmıştır. Henüz vahiy ile tanışmamış kişilerde bile görülen edep, haya gibi güzel ahlaka dair her türlü meziyetler Rabbin kullarına işlediği fıtrattan kaynaklanmaktadır.

“Sen insan fıtratına uyan yolu tut, iyi olanı emret ve haddini bilmezlere aldırma. Yine de şeytan tarafından kurgulanan ayartıcı kışkırtmaya hedef olursan Allah’a sığın.”(Araf 199-200)
Kolay olanı yapmak, özündeki fıtratına uygun davranmaktır, zor olan ise maddende işlenmemiş olanı ithal edip kendindenmiş gibi işlemeye ve öyle davranmaya çalışmaktır.
Daha vahye mazhar olmadan, toplumların aralarındaki ilişkileri düzenleyip temellendirmek için edep kurallarına ihtiyaç duyabilmelerinin ve bu kuralları oluşturabilmelerinin kaynağında mayası iyilik olan fıtrat vardır.

İnsanlar fıtratı, yarattığını zerresine kadar en iyi bilen Allah’ın kurallarıyla yoğurunca bir uyum içerisinde Allah’ın razı olacağı şekilde yaşayabilirler. Bu yüzden Allah geçici dünyada zulüm yerine adaletin, düşmanlık yerine dostluğun, nefret yerine sevginin, bencillik yerine paylaşmanın hakim olması için yarattıklarını birbirine karşı mükellef kılan kaideler koymuştur.
Müminin mümine kardeş ilan edilmesiyle neşet eden, kardeşlik çatısı altında kuvvetli bir bağla örülen haklarla, eşin eşine, komşunun komşusuna, satıcının alıcısına, ebeveynin evladına ve bunların birbirlerine karşı sorumlulukları artırılarak sıkı bir denetim altına alınmıştır.

Kuran-ı Kerim’de insani ilişkilerden, kalitesini iman ile ölçecek kadar çok bahsedilmektedir. Örneğin sevdiği maldan muhtac olana harcamayanın, komşusu aç iken tok yatanın ve hayalı olmayanın imanının kamil olmadığı vurgulanır. İnsanın kendisini ıslah edecek davranışları hasenattan kabul edilir ve sevapla ödüllendirilir, bir insana faydalı olmak, onu ıslah etmek ise salihattan kabul edilir ve cennetle ödüllendirilir. Böylece, yalnızca kendini düşünen ilkel bir varlık olarak yaratılmadığı için insanda ictimai bir ruh oluşturulmaya çalışılır.
‘Ben’ dediği anda kendi kendine yettiğini düşünüp dalalete uğrayan insanda önce ‘Biz’ tasavvuru oluşturulmuştur: “Bizi doğruların yoluna ilet, nimet verdiklerinin yoluna, sapmışların ve gazabına uğrayanların yoluna değil”.Hem dünya hem de ahiret hayatı için, inananlar, nefsin üflediği ”Ben”likten arındırılıp imanın kuşattığı “Biz” bilinciyle vahyin sınırlarıyla çizilmiş bir birliktelik oluşturularak birbirlerine sıkı sıkıya bağlanmışlardır.

Rabbimiz, kul hakkına riayet etmeyi imanın bir parçası sayacak kadar kullarından ihtimam göstermesini ister. Bir insanın inanan kardeşinin açlığına karşı takındığı takva, Allah’a teslim olma ve güven duymanın yani imanın gereği olarak görülür. Bir kardeşinin herhangi bir sıkıntısını giderene ebedi dünyada sıkıntısının giderileceği müjdelenir. Bir kötülüğe misliyle karşılık vermek adaletten, fakat affedip iyilikle karşılamak ise muhsinattan kabul edilir.
Allah’ın merhametine mazhar olabilmenin hatta takva elbisesini giyebilmenin yolunun, müminlerin kardeşliğinden ve aralarının bozulması halinde düzeltilmesinden geçiyor olması da insanın diğer insanlara karşı her durumda sorumlu tutulduğunu ve birbirleri üzerinde haklarının olduğu gerçeğini göstermektedir bize.

Beşeri münasebetler hususundaki bunca haklara riayet etmenin yanında bir müslümanın nezaket ve zerafet açısından da dikkatli davranması gerekir. Dinimizde o kadar nezaket ve hassasiyete önem verilir ki selamın, yürümenin, kapı çalmanın, konuşmanın, yeme içmenin bile bir adabı vardır. Bir mümin için selam vermek de almak da haktır, bu hak insanlar arasında sevginin yayılmasını sağlar. Selam verildiği zaman en güzeliyle ya da aynısıyla karşılık vermemizi isteyen Rabbimiz bize selamın adabını öğretmektedir. Bir eve gittiğinizde selam vermeden ve izin almadan girmeyin, diyen Rabbimiz bize mahremiyet sınırlarını ve ziyaret adabını öğretmektedir. Surat asıp insanlardan yüz çevirerek ve kibirlenerek yeryüzünde yürüme diyen Rabbimiz bize yürüme adabını öğretmektedir. Yüksek sesli konuşmayı eşeklerin bağırmasına benzeterek kınayan rabbimiz bize konuşma adabını öğretmektedir. İsraf edercesine yemeyi yasaklayan Rabbimiz bize yeme içme adabını öğretmektedir.

Eşyayı çift kutuplu yaratan Rabbe şükürler olsun ki acziyeti hasebiyle insan dünyada bir başına bırakılmamıştır. Maddi manevi her türlü ihtiyacını giderebileceği kendi cinsinden türdeşleriyle varlığını idame ettiriyor olması insana bahşedilen en büyük nimetlerdendir. Sonlu dünya hayatı, insanın kendisi gibi akıl, irade ve vicdanla donatılmış diğer insanlarla paylaşma, yardımlaşma, dayanışma ve beraberlik üzerine kurulmuştur. Ve bu hayatta herkese ilahi takdirle nasibi paylaştırılmış, dünyevi-uhrevi hakları da vahiyle belirtilmiştir. İnsanı kendine ve ailesine karşı sorumlu tutan Rabbimiz iman kardeşine karşı da sorumlu tutmuştur.

Allah’ın birbirlerini, üzerinde sorumlu kıldığı tüm hakları karşılıklı gözetmek ve zayi etmeden sahibine teslim etmek, insana sunulan insan nimetinin şükrü olsa gerektir. Bir organın uzuvları gibi olan müslümanlar, birbirlerine karşı görevlerini bilip takım halinde çalıştıkları ve haklarına saygı gösterdikleri taktirde sağlam bir vücut olabilirler.

Sevebilirsin...